Lizge Biter çevirdi |Paris Komününün Alternatif Geleceği – Lizzie O’Shea

Çeviren: Lizge Biter

Lizzie O’Shea bu yazısında Paris Komünü’nün kuruluşundan 150 yıl sonra Komünarların devrimci vizyonunu sunuyor. Bu yazı O’Shea’nın Future Histories: What Ada Lovelace, Tom Paine, and the Paris Commune Can Teach Us about Digital Technology (Verso, 2019) (Gelecek Tarihler: Ada Lovelace, Tom Paine ve Paris Komünü Bize Dijital Teknoloji Hakkında Ne Öğretebilir?) adlı kitabından bir parçadır.

Teknoloji kapitalizminin vampir benzeri, kayıtsız dürtülerine alternatif düşündüğümüzde, tarihte bu konuda dikkate değer pek çok örnek var. Geriye dönüp baktığımızda, her neslin sosyal ve kültürel yaşamı üzerinde, herhangi bir liyakat sınavından ötürü değil, doğalında hakimiyet kurma eğiliminde olan elitler üzerinde durmamalıyız. Bu zamana kadar alternatif geleceğin nasıl inşa edileceğine dair açık ara en ilginç fikirler aşağıdan geldi. Tarihimiz, diğer “büyük adamların” tarihinden daha az belgelenme eğiliminde olsa da böyle mücadelelerle doludur. İnsanlar, nesiller boyunca dünyanın nasıl işlediğine dair var olan bilgiyi yeniden keşfediyorlar. Bu hareketlerden ve mücadelelerden öğrenilecek çok şey var.

Simgesel bir örnek, Bellamy’nin, Geçmişe Bakış: 1871 Paris Komünü’nü[1] yayınlamasından birkaç yıl önce, çalkantılı 19. yüzyıldan geliyor. Fransız Devrimi’nin insanların aklında hâlâ büyük bir yer kapladığı; dijital teknolojinin bugün endüstriyel üretimi ve sosyal ilişkileri nasıl dönüştürdüğünden pek de farklı olmayan biçimde, sanayileşmenin geleneksel yöntemlere zarar verdiği bir zamandı. Bertell Ollman’ın söylediği gibi, “Bazıları bu gelişmelerden memnun kaldı, bir çoğu dehşete düştü ve herkes hayret etti.” Bu dönüşümler kıtanın siyasi dengesini bozdu. 1871 yılında Paris halkı, imparatorluk savaşlarının, orantısızca Fransa’nın yoksul ve çalışan halkına düşen maliyetini üstlenmekten tamamen bıkmıştı. Eylemcilerin daha radikal ve demokratik bir cumhuriyet vizyonu ortaya koyarak ülkenin başkentinde siyasi ivme kazandıkları görülünce, Yeni başkan Adolphe Thiers şehir üzerinde merkezi kontrol sağlamanın önemini fark etti.

Paris, eski iktidar rejimi ile hoşnutsuz işçiler arasındaki çarpışmanın merkez üssü haline geldi. Alman ordularının şiddetli kuşatması dört ay sürmüştü. Bunun ardından Yerel Ulusal Muhafızlar[2], huzursuzluk anını hissetti ve kendilerini alternatif bir hükümet biçiminde örgütlemeye başladı. Paris’in radikal sakinleri arasına yerleşmiş Ulusal Muhafızlar, Thiers’den[3] gelen halkı silahsızlandırma emirlerini reddetti. Durum o kadar istikrarsız bir hale geldi ki, Thiers Paris’i terk etmeye ve Versay’da hükümet kurmaya karar verdi. Tüm elit kesim onu takip etmek için şehirden kaçtı. Kendilerini adlandırdıkları biçimiyle Komünarlar iktidarı aldı.

Devamındaki aylarda, Paris’i özerk olarak örgütlenmiş bir topluma, işbirliği ve dayanışmaya dayalı sosyal ve politik hayatı yapılandırmanın alternatif yollarını deneyen bir komün haline getirdiler. Bu doğaçlama özyönetim biçimleri o kadar cesur ve dönüştürücüydü ki bir buçuk yüzyıl sonra hâlâ daha tartışmaya ve çekişmeye neden oluyor. İktisadi sınıf ve sivil temsil üzerine inşa edilmiş bir topluma alternatifleri anlamak için paha biçilmez ham madde sağlıyor; bugün için incelemeye değer demokrasi ve eşitlik fikirleriyle daha derin bir ilişki kurma olasılığı sunuyor.

Komünarlar tam olarak kimdi? Sonradan yapılan incelemeler, Komünarların sadece küçük bir yüzdesinin profesyonel veya küçük işletme sahibi olduğunu ortaya koydu. Paris’te kontrolü ele alanların yüzde 84’ü el işçileri ya da ücretli işçiydi. Bu açıdan, sonradan yaşananlar, muhtemelen Thiers ve sosyal statü açısından kendilerinin altında gördükleri ayaktakımını küçümseyen elit kesim için bir sürprizdi. Komün Hükümeti seçmenlerine şöyle seslendi: “Kendi kaderinizin efendisisiniz. Yeni belirlemiş olduğunuz ve desteğinizle güçlenen temsilciler, yenilmiş güçlerin neden olduğu felaketleri onaracaktır.”

Manifestoları Paris’in duvarlarında asılıydı:

“Halkın hakları ve toplumun düzenli ve özgür gelişimi ile uyumlu tek hükümet biçimi olan Cumhuriyetin tanınması ve pekiştirilmesi… Bireysel özgürlüğün, vicdan özgürlüğünün ve çalışma özgürlüğünün mutlak garantisi… Bu, eski yönetim ve ruhban dünyası, militarizmin, tekellerin, proletaryanın köleliğinden elde edilen ayrıcalıkların, ülkenin sefaletlerinin ve felaketlerinin sonudur.”

Komün bu vaadine sadık kalarak, dünyanın gördüğü en radikal katılımcı demokrasi fikirlerinden bazılarını ortaya çıkardı. Komün, zorunlu askerliği ve sürekli orduyu ortadan kaldırdı; Kilise ve devleti birbirinden ayırdı; ve kilisenin tüm mülkiyetini ulusal mülkiyete çevirdi; eğitimi ücretsiz yaptı; tüm yargı ve ilgili adalet çalışanlarının ücretlerini sabitledi; politik tutsakları özgür kıldı; tüm kira ödemelerini 6 ay askıya aldı; giyotini alenen yaktı; tefeci dükkanlarını kapattı ve fırıncılar için gece işçiliğini kaldırdı. Bu sadece başlangıçtı.

İşçiler, işyerlerini ademi merkeziyetçi ve yerelden yönetilen bir biçimde organize etmeye başladılar. Demokratik bir biçimde seçilmiş yöneticiler ücretleri belirlediler ve çalışma gününün uzunluğuna sınır koydular. İşçiler eşitlik ve özerklik talep ettiler: “İşleri için adil ücret, halka toplanma özgürlüğü ve kendi Belediye Meclislerinin seçimi.”
Parisli kadınlar Komün’ün sunduğu değişim fırsatını kucakladılar. Komün tarafından önemli kamusal sorumluluklar verilen, Paris’teki fabrikalarda çalışan kadınlara eşit ücret verilmesini savunan bir kadın sendikası (uninon des femmes) kurdular. Bu sendika Komün’ün en geniş ve en etkili organizasyonuydu. Kadınlar, Komün yönetiminde o dönem için eşi benzeri görülmemiş, güçlü konumlara eriştiler. Evlilik yasaları serbestleştirildi. Yönetim askerlerin hem meşru hem de gayri meşru çocuklarına mali destek sundu ve hatta kadınlar, kıyafetlerini devrimci momente uygun hale getirdiler. Sanatçılar Federasyonu kuruldu. Bu federasyon, Paris’teki güzel sanatların yönetimini demokratikleştiren ve yerleşik düzenin  zevklerine meydan okuyarak gelecek vaat eden genç sanatçıların mali olarak desteklenmesini savundu. Federasyon başkanı ressam Gustave Courbet, egemen olan duyguyu şöyle özetledi: “Paris gerçek bir cennet … Tüm toplumsal gruplar kendilerini federasyon olarak belirledi ve hepsi kendisinin efendisi oldu.”

Komün’ün temel motivasyonu yoksulların yaşamını iyileştirme dürtüsüydü. Bu insanlar şehrin kontrolünü ele geçirmeden önce yan yana yaşamışlardı. Asker olarak savaşmış; fabrikalarda birlikte çalışmışlardı; seçkinlerin kaprislerine bağlı olarak Paris toplumunda yoksul olmaktan kaynaklı günlük aşağılanmayı deneyimlemişlerdi.

Mücadele süreci boyunca, düşman konusunda ortak bir fikre sahip olduklarını gördüler ve aynı zamanda da becerilerinin ve yaratıcılıklarının nasıl kullanılabileceğine dair ortak fikirler geliştirmeye başladılar.

Bu sonuç planlanmamış ve beklenmedikti. Paris Komünü hakkındaki yazılarda, Marx işçi sınıfının, “mucize beklemediğini” yazmıştı. İçinde bulundukları baskıcı toplumu yerle bir ederken akıllarında bir planları ya da hedefleri yoktu. Marx; “halkın kararnameleriyle getirilecek hali hazırda ütopyaları yoktu” diye yazmıştı. Komünarlar, “tarihsel zamanda ortaya çıkan herhangi bir koşulun tarihsel zamanda nasıl yok olabileceğinin” canlı bir örneğiydi. Teknokratlara, dindar veya varlıklı elitlere ihtiyaç duymadan sıradan insanların toplumsal meselelerde kontrolü ele almasının mümkün olduğunu gösterdiler. Profesör Kristin Ross’un dediği gibi: “Komünarlar devletin kaldırılmasına karar vermemiş veya ilan etmemişti. Bunun yerine, sahip oldukları kısa sürede, devletin tüm bürokratik temellerini adım adım sökmeye başlamışlardı.”  Ross, sonucun o dönem için vizyoner olduğunu söyler. Ben bugünün standartlarına göre de öyle olduğunu iddia ediyorum: “Gerçekten varolduğu için Bağımsızlık Bildirgesi veya İnsan Hakları Beyannamesi’nden daha büyük bir özgürlük felsefesi üretti.” Paris Komünü, insanlara toplu olarak karar alma yetkisi vererek, toplumsal sorunları çözme yollarını icat ederek değil de, şehirlerin ve toplulukların radikal yeni yollarla nasıl yeniden inşa edilebileceğini gösterdi.

Endüstriyel kapitalizm sistemi tarafından haklarından mahrum bırakılanların elindeki güç, işten sosyal hayata ve hatta sanatsal ifadeye kadar her şeyin farklı şekilde düzenlenebileceği yepyeni bir şeyler yapma yolu açtı. Marx, mücadele sürecinin “çökmekte olan eski burjuva toplumunun bağrında yetişen yeni toplumun unsurlarını özgürleştirdiğini” yazdı.
Komünarlar kurtulmaya çalıştıkları eski yapıların enkazlarında ve gündelik yaşamın paylaşım, dayanışma ve yeni bir toplum inşa etme girişimlerinde o zamana dek sadece hayallerinde eriştikleri yeni bir varoluş yolunun haritasını buldular.

Nihayetinde, Komün ezildi. Thiers’in güçlendirilmiş bir orduyla Paris’i yeniden fethettiği “Kanlı Hafta”, yaklaşık 25.000 Parislinin ve 877 askerin öldürülmesiyle sonuçlandı. Binlerce Komünar hapse atıldı veya Yeni Kaledonya’ya sürgün edildi. Carolyn Eichner’ın dediği gibi: “Versailles’in Komün’e yönelik şiddetli baskısının öldürücülüğü, mevcut cinsiyet, sınıf ve dini hiyerarşilere yönelik algılanan tehdidin büyüklüğünü yansıtıyordu. “Bu tür trajedileri küçümsemek ihmal etmek ve Komünarların yaptığı her şeyi doğru ya da onurlu ilan etmek yanlış olur. Fakat Komünarların başarısızlığını Theirs’in yıkıcı baskısı ile eşitlemek de aptallık olur. Komün’ün tarihsel değerini, yenilgisinin ışığında yargılamak da aynı derecede akılsızlık olur.

Komün bize, başka örgütlenme yolları düşünmenin mümkün olduğunu, toplumu yönetmek için alternatif pratik ve ilkelerin mevcut ilişkiler ve topluluklar dokusundan oldukça hızlı bir şekilde ortaya çıkabileceğini söyler. Sıradan insanlar, işlerin nasıl yapılacağına dair önceki sarsılmaz inançlarını, bir örümcek ağı kadar narin hale getirmek için işbirliği yapabilir.

Çalışan insanlar aptal ya da sağduyu yoksunu değiller ve toplumu nasıl yöneteceklerini onlara söylemek için “vizyon sahibi” teknoloji uzmanlarına ihtiyaç duymuyorlar. Kendi fikirlerine sahipler ve bunlar çoğu zaman oldukça iyi fikirler.

Paris Komünü’nden ortaya çıkan fikirleri, örneğin risk sermayedarı ve Mosaic ve Netscape’in kurucu ortağı Marc Andreesson’un düşünceleriyle karşılaştırın. Andreesson uzun süredir Silikon Vadisi’nin bir dehası olarak putlaştırılıyor. Chris Anderson, mütevazı başlıklı profili “Geleceği Yaratan Adam”da “İletişim şeklimizi değiştirmek için hiç kimse Marc Andreessen’den fazlasını yapmadı” diye yazdı. Andreesson, “teknoloji kilisesinin vaizi” olarak tanımlandı. Biçimsel anlamıyla ütopik biri değil ve kendini de öyle tanımlamıyor ama şu anki teknolojik gelişmeleri faydalı buluyor ve gelecekte nasıl olacağı hakkında kafa yoruyor.

2014’te Andreesson, bir düşünce deneyi kullanarak yarının dünyası için öngörülerini yazdı. “Tüm maddi ihtiyaçların robotlar ve malzeme sentezleyiciler tarafından ücretsiz olarak sağlandığı bir dünya hayal edin.” Andreesson, bu tür bir gerçekliğin dünyanın en büyük sorunlarından bazılarını çözebileceğini, iddia etti: insanların yaratıcı, kültürel ve bilimsel hedefler peşinde koşarak vakit geçirdikleri bir tüketici ütopyası.

Ancak temelde vizyonu, oldukça tekdüze bir ultra-kapitalizm fikrinden biraz daha fazlasıydı: “Marksizmden veya komünizmden bahsetmiyorum, birinci derece demokratik kapitalizmden bahsediyorum. Paranın, rekabetin, statü arayışının veya güç arzusunun sonundan da bahsetmiyorum,  bunların her birinin tam olarak tahmin edilebileceğini düşünmüyorum.” Andreesson, eşitsizlik ve işsizlik dahil olmak üzere kolektif sorunlarımızın çoğunu, ekonomik faaliyeti düzenlemenin ve teşvik etmenin eski yollarına tutunan bir toplumun işlevleri olarak görüyor. Ona göre, teknoloji kapitalizminin daha kapsamlı bir biçimde benimsenmesi, toplumu güçlendirmeye hizmet edecektir. İlk dalga teknolojik ütopyacılar gibi yaratıcı yıkımı seven insanlar da düşüncelerinde oldukça muhafazakar. Andreesson’un kurduğu şirket de dahil olmak üzere Silikon Vadisi’nin girişimci kapitalist firmaları hakkında, “Firmalar cesaretlerini yayarlar, ancak çoğu zaman birbirlerini takip ederler, en son yeniliğin peşinden koşarlar,” diye yazıyor Tad Friend. Teknolojiye bakıştaki bu ütopik eğilim Andreesson gibi birinin kapitalizmin sorunlarını çözmek için daha fazla kapitalizm savunmasını mantıklı kılıyor.

Kaynak: https://www.versobooks.com/blogs/5027-alternative-futures-of-the-paris-commune?s=09


[1] Bellamy, Edward. Geriye Bakış 2000’den 1887’ye. çev: Fadime Kahya. (İş Bankası Kültür Yayınları, 2020)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir