Daha Bitmedi; Badem Bıyıklı, Kel “Adamlar”, Sizin Ne Haddinize! İstanbul Sözleşmesi Bizimdir!

Onlar koca, onlar baba, onlar sevgili onlar devlet.

Eşitlik istediğimizi sananlar yanılıyor

Kim eşitlenmek ister hırsızlar ve katillerle Birhan!”
-Birhan Keskin, Aslı Serin

Her Şey Nasıl Başladı?

Bundan 18 yıl önce Nahide Opuz, savcılığa başvurduğu halde, ayrılmak istediği Hüseyin Opuz isimli erkek tarafından defalarca şiddete maruz bırakıldı, annesi Hüseyin Opuz tarafından katledildi. Darp, ağır yaralama ve cinayete teşebbüsten hakkında dava açılan Hüseyin Opuz, “kanıt yetersizliği” bahanesiyle yalnızca iki kez gözaltına alınmasının ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Nahide ise 2009 yılında devletin kendisini Hüseyin Opuz’un maruz bıraktığı şiddetten korumadığını, yaşam haklarının ihlal edildiğini, annesiyle maruz bırakıldıkları şiddet ve tehditlere yerel makamların duyarsız kaldıklarını belirterek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. AİHM, Türkiye’nin şiddet gören bir kadını, savcılığa başvurduğu halde, koruyamayarak ayrımcılık yaptığına hükmetti ve Türkiye’yi tazminata mahkûm etti. Bu karar ile AİHM, tarihinde ilk defa aile içi şiddete karşı yurttaşını koruyamadığı gerekçesiyle bir devleti mahkum etmiş oldu. AİHM’nin Nahide Opuz Türkiye davası kararı, İstanbul Sözleşmesi’nin de temelini oluşturdu. Türkiye’de Mayıs 2011’de imzaya açılan sözleşme, 2014 yılında yürürlüğe girdi. Sözleşmenin ilk imzaya açıldığı sene, Türkiye sözleşmeyi “çekincesiz” imzalayarak onayladı.

Taleplerimiz ve Sözleşmenin Kapsamı

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Hane İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi, diğer adıyla İstanbul Sözleşmesi’nin ne olduğu konusunda çok şey yazıldı, sözleşmenin türlü bahanelerle çarpıtılmasına karşın çeşitli içerikler hazırlandı. Ancak sözleşmeyi ortadan kaldırmaya meyilli kesimlerce sürekli saldırılara uğrayan ve bir gece yarısı badem bıyıklı kel “adam”larca ansızın feshedilmeye kalkılan sözleşmenin bu kez “Ne olmadığına” kısaca bakalım:

•    İstanbul sözleşmesi, “sapkın eğilimleri” akredite etmez. “Sapkın eğilimler” denilerek nefret söylemlerine maruz bırakılan LGBTİQ+ların var olduğunu ve yöneltilen nefret suçlarının mahkum edilmesi gerekliliğini vurgular.

• “İstanbul Sözleşmesi, Türkiye toplumuna dayatılıyor” gibi argümanların ise hiçbir karşılığı yok. Çünkü, sözleşme, bir dayatma değil aksine kadın cinayetlerinin, taciz, tecavüz ve istismarın önüne geçilebilmesi için sürdürülen cezasızlık politikası ve erkek adalet sistemine karşı bir gereksinim. Ve elbette ki bu sözleşme birilerinin dayatmasıyla değil, kadın hareketinin mücadelesinin sonucu ortaya çıkmış bir kazanım.

Devamında…

Haklarımızı ve hayatlarımızı koruyan İstanbul Sözleşmesi’ne dair 2020 Temmuz ayından beri badem bıyıklı, kel “adamlar” pek çok şey söyledi. Gelin biraz bunları hatırlayalım:

İstanbul Sözleşmesini “ilk imzalayan” olarak böbürlenen ve sözleşmeyi vitrin olarak kullanan erkek egemen devlet, kadınların yaşamlarını yok sayarak 36 kadının erkekler tarafından katledildiği ayda, Temmuz 2020’de “Türk aile yapısını bozuyor” gerekçesiyle sözleşmeyi tartışmaya açtı. İstanbul Sözleşmesi elbette; şiddetin, tacizin, tecavüzün ve istismarın olduğu aile yapınızı bozacak. Çünkü biz kadınlar güvende olmadığımız, potansiyel faillerle dolu, şiddete, tacize, istismara uğrayacağımız haneler istemiyoruz.

Yandaş medyanın kanallarına çıkan “erkekler” ne hadlerine ise İstanbul Sözleşmesi, kadınların yaşamları ve hakları hakkında söz söylemeye cüret edebildi. Bu cüret ve kadın düşmanlığı öyle büyüdü ki; 20 Mart günü saat 02:00 civarında Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Resmi Gazete’de İstanbul Sözleşmesi’nin feshedildiği açıklandı.

Milyonlarca kadın ve LGBTİQ+’nın yaşamını savunan, insan haklarını koruyan, cinsiyet ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığa karşı hukuki koruma sağlayan sözleşme, bir gecede tek bir kişinin kararı ile feshedildi. Kadınlar ve LGBTİQ+’lar olarak bir gecede hukuki açıdan savunmasız bırakıldık. Sözleşmenin feshi demek, “Hiçbir kadın ve LGBTİQ+’nın hayatını, hakkını ve yaşam güvencesini tanımıyorum” demektir. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi faillere cesaret vermiş olacak ki hemen akabinde bir günde altı kadın, erkekler tarafından katledildi.

Üniversiteli kadınlar olarak, ne kampüslerde ne memlekette hayatlarımızın güvencesiyle oynamanıza  izin vermeyeceğiz. Memlekette İstanbul Sözleşmesi’ni bir gecede feshedenler, kampüslerde Cinsel Şiddetle Mücadele Birimlerini işletmek, güvenli kampüs ve yurtları inşa etmek yerine kadın üniversitesi projesiyle “makbul kadın” algısını kurumsallaştırmaya çalışıyorlar. Koltuklarında hissettikleri sallantı yüzünden kadınları ve LGBTİQ+’ları hedef tahtasına oturtanlar korkmakta haklılar çünkü kampüsün de sokağın sesini de aynı barikat önünde buluşturuyoruz, buluşturmaya devam edeceğiz.

VE ŞİMDİ!

Sözleşmeye yapılan her saldırının hayatımıza yönelik olduğunun bilincindeyiz. Bu sebepten kampüslerden sokağa hep yinelediğimiz gibi şimdi de söylemekten asla geri durmayacağımız bir şey varsa o da; İstanbul Sözleşmesi’nin, can simidimiz, mor çizgimiz olduğudur.

Bu ülkede bir gece yarısı hukuksuzca işsiz bıraktığınız akademisyenleri de yine bir gece de kayyumlar atayarak niteliksizleştirdiğiniz üniversitelerimizi de, hayatlarımızın güvencesi olan İstanbul Sözleşmesini de sizlere teslim etmeyeceğiz.

Şimdi bir kez daha:

İstanbul sözleşmesi de haklarımız da bizim!

Senin mi sandın?  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir