Giriş
Daha iyi bir dünyayı mümkün kılmayı hedefleyen her toplumsal hareket kendi imgelerini oluşturur. 68 kuşağından bugüne öğrenci gençlik hareketi toplumsal muhalefetin motor gücü olmakla beraber bu imgelerin üreticilerinden olmuştur. 19 Mart sürecinde öğrenci gençlik hareketi, Saray Faşizminin yaratmaya çalıştığı korku ikliminin sarsılmaz olmadığını kanıtladı. Birçok direniş imgesini de kendine özgü yaşam pratiklerinden eylem alanlarına taşıyarak üretti. Gerçekleştirilen eylemler yalnızca sokağa çıkma pratikleriyle sınırlı kalmadı, günlük hayat ile direniş alanlarının birbiri arasındaki sınırın belirsizleştiği örnekleri deneyimlememizi sağladı. Öğrenci gençliğin 19 Mart sonrası dönemde karşımıza sıkça çıkardığı direniş imgeleri ve eylem pratiklerine dair söz üretirken direniş estetiğinin öğrenci gençlik hareketi içerisindeki rolünün gözden kaçırmamalıyız. Direnişin içerisindeki estetik deneyimlerin bize gösterdikleri doğrultusunda yapacağımız tahliller; iletişim araçlarının kullanımlarını dönüştüren, direniş pratiklerini yeniden ören ve gündelik hayatın sorunlarını politikleştiren yeni biçimleri kurgulamamıza imkan tanıyacaktır.
Estetik Dediğimizde…
Karşılaştığımız eylem pratikleri, örgütlenme ve özneleşme biçimlerine dair bir yorum yapmadan önce estetik, estetik deneyim ve direniş estetiği derken ne anladığımızı gözden geçirmeliyiz. Sanatta estetik bir eserin kişide uyandırdığı duyusal algı ve deneyimlerin bütününü temsil eder. İzleyicinin eserle arasındaki ilişki, eserin biçimsel ve düşünsel boyutuyla birlikte yarattığı duygulanımlarla, bulunduğu coğrafyanın kültürel kodlarıyla iç içedir. Jacques Rancière’e göre ise estetik, görünür olanı, söylenebilir olanı ve duyulabilir olanı neyin oluşturduğunu; kimlerin konuşabileceğini, görülebileceğini ve temsil edilebileceğini belirleyen düzenlemeler bütünüdür. Sadece sanatın güzellik anlayışı değil, toplumsal düzenin neyi algılanabilir ve ifade edilebilir kıldığına dair bir sistemdir. Duyusal deneyimlerin örgütlenme biçimidir ve bu bağlamda hem sanatsal hem de siyasal bir boyuta sahiptir. Estetik kavramı yeni duyumlar yaratan ve yeni politik öznellikler ortaya çıkaran deneyim biçimlerini tarif etmektedir. Bu yönüyle hem sanatın algılama biçimlerini hem de toplumsal yapıları dönüştürme kapasitesiyle ilişkilidir. Bu dönüşüm aralığına tanıklık etmek, öznesi olmak ya da tüm süreç içerisinde yeni bir farkındalık edinmek ise estetik deneyimin kendisidir. Estetik deneyim, dünyayı algılama, anlama ve temsil etme biçimlerinin dönüşüme uğradığı bir durumda kişinin “ne görülebilir, ne söylenebilir, kim konuşabilir” gibi sınırların farkına varması ve bunların yeniden düzenlenmesine tanıklık etmesidir. Bu, sıradan bir görme ya da beğenme eyleminden öte, politik bir farkındalık haline gelir. Gündelik hayat pratiklerini askıya alan, algı sistemini alt üst eden ve rahatsız eden bir pratik de buna dahildir. Farklı yaşam biçimlerinin görünürlülüğünü mümkün kılarak sanatsal üretimle hayat arasındaki sınırları belirsizleştirir. Eylemlilikleri estetik tarafından incelemek, öğrenci gençliğin mevcut reflekslerini ve iktidara karşı tavır alırken nerede konumlandığını daha iyi anlamamıza imkan sağlıyor. Aynı zamanda özerk, bilimsel ve demokratik bir üniversite için öğrenci hareketinin bir sonraki adımda nereye yön alacağına dair güçlü öneriler üretmemize olanak sağlayabilir.
AKP ve Kültür İnşası
AKP iktidara geldiği 2002 yılından Haziran İsyanı’na kadar olan zaman diliminde kültürü siyasi ve diplomatik ilişkilerde bir araç olarak kullanmıştır. Kültür alanının neoliberal ekonomik alan ile uyumlu hale getirilmesi için adımlar atmak, sermaye grupları ile bu yönüyle ilişki kurmak, AB’ye kapı aralamak için yapılan hamlelerdir. Örneğin 2004 yılında İstanbul Modern’in kuruluşu, Erdoğan’ın Eczacıbaşı grubuna desteğiyle olmuş ve AB ile müzakere sürecine yetiştirilmesi istenmiştir. İstanbul Modern dışında günümüzdeki pek çok modern sanat mekanı da 2000’li yıllarda kurulmuştur. Sabancı Müzesi (2002), Artcenter (2008-2013 – Borusan Grubu), Arter (2010 – Koç Grubu)…
2013 yılında ezilenlerin öfkesi ile sokağı sarsan Haziran İsyanı’nın ardından AKP, Türk-islam kimliği inşa etmek, hegemonya kuramadığı kültür alanında hegemonya kurmak için adımlar atmıştır. “Kültürel iktidar” parolasıyla yeni bir kültürel alan oluşturmaya çalışan AKP; Cins, Lacivert, Nihayet, Hacamat, Misvak gibi dergilerle, yandaş televizyon kanallarına yaptırdığı dizi ve programlarla, Türk-İslam kimliğini temsil eden kültürel kaynak yaratmanın adımlarını atmıştır. Medya alanında kontrolü dışında kalan kesimleri baskılamak için sansür yoluna başvurmuştur. 15 Temmuz 2016 yılında Fettullahçı çete ile biten ortaklığın ardından ilan edilen OHAL’le AKP, baskı ve şiddet aygıtını kullanarak toplumsal kesimleri ötekileştirip gerek lise müfredatlarındaki seçmeli derslerle gerek barış akademisyenlerinin KHK ile ihracı ile süreci kuvvetlendirmiştir. Eski Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “Siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek!” diyerek siyasal iktidarın, kültürel hegemonya arzusundan söz etmesinden, Erdoğan’ın “kültür alanında arzu edilen seviyeye ulaşılamadığından” yakınmasına, siyasal iktidar için kültür alanı yıllardır “fethedilmeye” çalışılan bir mevzi olduğunu anlayabiliyoruz. İstanbul Üniversitesi’ndeki barikatı aşarak üniversiteden memlekete direnişi büyüten öğrenci gençlik, AKP’nin kurmaya çalıştığı kültürel iktidar içerisinde büyümesine rağmen onun altında ezilmediğini kanıtladı. Yandaş medyanın haberlerinden kültür-sanat dergilerine, sosyal medyadaki troll hesaplardan tv dizilerine kadar her alanda kendi sözünü dayatan iktidarın söylemlerine karşı üniversiteliler tüm eylem sürecinde birbirinden yaratıcı pratikler ve söylemler üretti. Çocukluğundan beri kitaplardan ziyade televizyonlar reklam panoları ve sosyal medyadaki imge bombardımanı içerisinde büyümüş bir nesil iktidarın korku iklimini dayattığı ekran başından barikat önüne geçti. Kendi yaratıcı eylemleriyle direniş estetiğini oluşturarak korkuyu irade gücüne dönüştürmeye başladı.
Direnenlerin Estetiği
Her toplumsal hareket, kendine özgü bir estetik üretir. Bu estetik yalnızca görselliğe dair değil; harekete katılım biçimlerinden, kullanılan dile, mekanların yeniden kurulmasından gündelik alışkanlıkların dönüştürülmesine kadar uzanır. Direniş estetiği, ezilenlerin yalnızca sesini değil, aynı zamanda yaşam anlayışını da ifade eder. Bu anlamıyla direnişin imgeleri, politik bir ifadedir; iktidarın yaratmaya çalıştığı anlam dünyasına karşı alternatif bir anlam ve değerler evreni inşa eder Eylemlerde kullanılan simgeler, sloganlar, pratikler yalnızca yıllardır biriken öfkenin dışavurumu değil, direniş estetiğini üreten imgelerdir. Direniş estetiğinin kendisi görsel-işitsel üretimlerden daha fazlasıdır. Sosyal medyayı ele geçiren çizimler, herkesin kullanımına ve paylaşımına açılan stickerlar, afiş paylaşımları, atılan sloganlar, yazılama yapmanın gündelik bir pratiğe dönüşmesi, örgütlenen dayanışma konserleri, doğaçlama performans gösterileri, gündelik hayatta sıradan olan her şeyin direniş temasıyla dönüşmesi direniş estetiğinin bir parçasıdır. Bu pratikler her gün gelişen mücadelenin ne olduğuna dair anlamı yeniden üreten ve başka mücadele hallerine ilham olan bir süreci tetikler. Mücadelenin kendisi korku iklimini aşarak çekici bir olguya dönüşür. Tüm bu direniş estetiğinin kendisini oluşturan üniversiteliler bize toplumda karşılık bulan kültür imgelerinin yalnızca arkasını toplumsal harekete yaslayanlar tarafından var edilebileceğini göstermiştir. Üniversite kampüslerinde polis ablukalarına rağmen yapılan forumlar, sokak tiyatroları, sosyal medyada yayılan özgün içerikler sadece tepki değil, aynı zamanda yeni bir hayat tahayyülünün estetik taşlarıydı. Eylemler boyunca taşınan dövizler, yazılan sloganlar, yapılan performanslar birbirinden farklı üniversitelerde ortak bir direniş kimliği oluşturdu. Bu imgeler, iktidarın “tek tip gençlik” dayatmasına karşı yaratıcı bir özneyi görünür kıldı. Kampüslerde üretilen direniş estetiğinin en yaratıcı ve kolektif biçimlerinden biri olarak fanzin üretimlerinden bahsedilebilir.
İstanbul Üniversitesi’nde, Ankara Üniversitesi’nde, Marmara’da, Mimar Sinan’da öğrenciler; yazılarını, çizimlerini, şiirlerini bir araya getirerek kendi sözlerini kurdukları fanzinler hazırladı. Bu üretimler sadece bireysel ifade alanları değil, aynı zamanda dayanışmanın, ortak üretimin ve politik aidiyetin taşıyıcısı oldu. Sermayeye karşı kamusal bilginin kolektif dolaşıma sokulması, piyasalaşmış kültürel alanlara karşı başka bir üretim ve paylaşım etiğinin ifadesiydi. Herkesin sözünün, emeğinin ve hayal gücünün değerli olduğunu hatırlatan bu fanzinler, sermayeci bireyciliğe karşı gençliğin kolektif yaratım kapasitesini görünür kıldı. Sermayeye ve kültürel tek tipleşmeye karşı bu üretimler; “herkesin sanat yapabileceği” fikrini yaygınlaştıran ve üniversiteyi yaşanabilir kılan bir direniş estetiğini büyüttü. Bu üretim biçimleri dünya genelinde farklı bağlamlarda da görüldü. Şili’de Las Tesis performansı, yalnızca patriyarkaya karşı değil, onu kurumsallaştıran devlet aygıtına karşı doğrudan bir teşhirdi. İran’da Mahsa Amini’nin katledilmesinden sonra “Jin, Jiyan, Azadî” sloganıyla sokaklara çıkan kadınların saç kesme eylemleri ve anonim görsel üretimleri, hem bedensel hem sembolik bir direniş hattı yarattı. Türkiye’de Gezi Direnişi boyunca sokakta hızla yayılan penguen figürü ya da “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” sloganı gibi imgeler, yalnızca bir dönemin hafızasını değil, örgütlü bir eylemin estetik boyutunu da kurdu. Ancak her imgede bir potansiyel olduğu kadar bir risk de vardır. Direniş imgelerinin ticarileşmesi, boşaltılması ve sosyal medyada “trend” haline getirilmesi; onları yalnızca bir izleme nesnesine dönüştürür. Saray Faşizminin kültürel hegemonya kurma stratejisi, bu imgeleri kriminalize etmek ya da içini boşaltarak sisteme entegre etmek üzerine kurulu. Bu nedenle üretim süreçlerinin içeriği kadar nasıl, kim tarafından ve hangi bağlamda üretildiği de politik olarak belirleyicidir. Direnişin öznesi olmaktan çıkan bir imge, hızla egemenin elinde yeniden şekillendirilip, mücadeleye zarar verebilir. Direniş estetiği; romantize edilmeden, araçsallaştırılmadan ve içeriği boşaltılmadan ele alındığında, yalnızca geçmişin değil, bugünün ve geleceğin mücadele olanaklarını kurar. Gençliğin yarattığı her imge, yalnızca bir görsel ya da slogan değil; aynı zamanda ortak hafızayı büyüten, politik örgütlenmeyi destekleyen ve yeni bir dünyanın mümkün olduğuna dair ısrarı çoğaltan bir müdahaledir.
Sonuç Yerine
Bugün öğrenci gençliğin yarattığı estetik ve politik üretim biçimleri, sadece geçmişin tekrarları değil, geleceğe dair umut taşıyan ve mevcut düzene doğrudan müdahale eden pratiklerdir. Bu üretimlerin sürdürülebilir olması için yalnızca anlık parlamalara değil, süreklilik kazanacak politik zeminlere ihtiyaç var. Her alanda yaygınlaşan bireycilik, kariyerizm ve rekabet baskısına karşı; kolektif üretimin, paylaşımın ve birlikte yaratmanın savunulması, öğrenci gençlik hareketinin yeni ivmesini yaratabilir. Öğrencinin kendi estetiğini ve sanatını özgürce üretebildiği alanlar açmak, bu süreci yalnızca desteklemekle kalmaz; aynı zamanda yeni mücadele araçlarının da gelişmesini sağlar. Üniversiteler sadece bilginin değil, aynı zamanda kültürün, estetiğin ve direnişin üretildiği alanlar haline gelmelidir. Bu noktada direniş estetiği yalnızca bir araç değil, aynı zamanda bir örgütlenme biçimidir. Estetik deneyim, gündelik hayatla direniş alanları arasındaki sınırları bulanıklaştırarak, hayatın her anına politikanın ve mücadelenin sirayet etmesini mümkün kılar. Bunu yaparken de salt yaratıcı olmak adına biçimselliğe saplanmamak, her estetik müdahaleyi doğrudan bir politik duruşla birlikte kurgulamak zorunluluktur. Öğrenci gençliğin yaratıcılığına güvenmek, bu yaratıcılığı örgütlü mücadeleyle buluşturacak zeminleri inşa etmek zorundayız. Direnişin estetik kanallarını sahiplenmek, kolektif üretimlerle çoğaltmak ve bu üretimleri politik hedeflerle buluşturmak sadece bir “görünürlük” meselesi değil, aynı zamanda yeni bir toplum tahayyülünün ilk adımıdır.
*Detaylı bilgi edinmek için Peter Weiss‘ın “Direnmenin Estetiği” kitabını inceleyebilirsiniz.