Türkiye’de açıklanan son veriler, toplumun ezici çoğunluğunun artık yalnızca yoksullukla değil, açlıkla sınandığını ortaya koyuyor. Halkın yaklaşık %60’ı açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veriyor. Derinleşen ekonomik kriz, yalnızca rakamlarda değil; her gün zamlanan temel ihtiyaçlarda, boşalan pazar çantalarında, öğün atlayan çocuklarda somutlaşıyor. Bu yıkıcı tablonun en görünür etkilerinden biri ise üniversiteliler için kampüslerde karşımıza çıkıyor.
KYK burslarıyla günde 100 TL’ye hayatta kalmaya zorlanan bir kuşak yetişiyor. Bu kuşak, yalnızca geçinemiyor değil; nitelikli beslenmeye erişemiyor, barınma hakkını kullanamıyor, sosyal yaşamdan dışlanıyor. Üniversite, gençliğe geleceği vadetmek bir yana, bugünü bile yaşatmıyor. Öğrencilerin büyük bir kısmı bu yoksunluk sarmalında biçimlenirken, görece daha avantajlı küçük bir kesim temel ihtiyaçlara daha rahat erişebilmenin konforuyla sistemin içine eklemleniyor.
İşte bu iki farklı profilden oluşan öğrenci tablosu, yalnızca bireysel yaşam pratiklerini değil, üniversite içindeki siyasal ve sosyal ilişkileri de belirliyor. O halde bize düşen, bu ekonomik uçurumun gençlik içinde nasıl bir ayrışma yarattığını, barınmadan beslenmeye, sosyal yaşamdan siyasal katılıma kadar tüm alanlarda nasıl bir kırılma hattı oluşturduğunu ortaya koymak.
Bu yazı, derinleşen ekonomik krizin üniversite gençliği üzerindeki çok katmanlı etkilerini, ortaya çıkan sınıfsal fay hatlarını ve bu koşullar altında özerk-demokratik bir üniversite mücadelesinin nasıl inşa edilebileceğini tartışma iddiasındadır.
Ortaöğretimden Üniversiteye Yoksulluğun Seyri
Ekonomik kriz, bu topraklarda artık ani bir çöküş değil; sistemin kendini yeniden üretme biçimi, yani olağan bir işleyiş haline gelmiş durumda. Ancak bu “olağan kriz rejimi”, Saray rejiminin otoriter tahakkümüyle iç içe geçtiğinde, ortaya çıkan yoksulluk yalnızca geçici bir refah kaybı değil; toplumsal bir çürüme biçimi olarak kendini dayatıyor. Korona salgını ve 6 Şubat depreminin yıkıcı etkileriyle birleşen bu kriz dinamiği, geniş halk kesimlerini temel insani ihtiyaçlara dahi erişemez hale getiriyor. Nitelikli barınma bir lüks, güvenli yaşam bir ayrıcalık haline gelirken, toplumun ezici çoğunluğu adım adım ölüme sürükleniyor. Üniversiteler ise bu çoklu kriz tablosunun dışında değil; doğrudan merkezinde yer alıyor.
Henüz üniversiteye adım atmadan başlayan bir eşitsizlik süreci, bu krizin en somut biçimde hissedildiği alanlardan biri. Zorunlu eğitim döneminde sistemin ürettiği fırsat eşitsizliği, ekonomik krizin derinleşmesiyle daha da görünür hale geliyor. Devletin sunduğu eğitim materyallerinin yetersizliği, gençleri test kitapları, dershaneler ve özel dersler üçgenine mahkûm ediyor. Ancak gelinen noktada, bir işçi çocuğu için bu üçgene dahil olmak neredeyse imkânsız: Dershane ücretleri asgari ücrete yaklaşmış, bir test kitabı bir haftalık gıda harcamasına denk düşmüş durumda.
Bu koşullar altında “yeterince çalışan başarır” söylemi, sistemin kendini aklama aracına dönüşüyor. Fırsat eşitsizliğinin yarattığı yapısal engeller, bireysel başarısızlık gibi sunuluyor ve gençler kendi potansiyellerini sorgulayan, umutsuzlukla kuşatılmış bir hayata itilmiş oluyor. Eskiden sistemin vitrini haline getirilen “tek test kitabıyla kazanan çoban çocuk” hikâyelerinin dahi ortadan kalkması, bu eşitsizliğin artık makyajlanamayacak düzeyde olduğunu gösteriyor.
Bugün, en yüksek sıralamalardan öğrenci alan üniversitelerin öğrenci profiline baktığımızda; proje okullarından, özel kurumlardan gelen ve sistemin kaynaklarını erken yaşlardan itibaren kullanabilmiş gençlerin ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Eğitimdeki bu sınıfsal ayrım, liseye geçişte başlıyor, üniversiteye geçişte derinleşiyor ve gençliğin toplumsal konumunu baştan belirleyen bir eşitsizlik haritasına dönüşüyor.
Yoksulluğun Sinir Uçları: Barınma, Beslenme…
Ekonomik kriz, üniversite tercihlerine dahi doğrudan müdahil oluyor. Aileden uzaklaşmak ve kendi yaşamını kurmak hayaliyle başka bir şehirde üniversite okuma arzusu taşıyan binlerce genç, en temel haklardan biri olan nitelikli barınmaya erişemediği için bu hayalden vazgeçmek zorunda kalıyor. AKP’nin “her ile bir üniversite” politikasıyla plansızca açılan ve akademik/kültürel donanımdan yoksun taşra üniversiteleri, gençliğe bir gelecek vadetmekten ziyade onları sosyoekonomik gerçekliğe mahkûm ediyor.
Kadınlar ve LGBTİQ+lar açısından başka bir şehirde üniversite okumak yalnızca bir eğitim tercihi değil; aynı zamanda patriyarkal baskılardan sıyrılma ve kendi kimliğini inşa etme arayışının parçası. Ancak derinleşen ekonomik kriz, bu çıkış yollarını da tıkıyor. Gençler, hayalini kurdukları bölümler yerine “iş imkânı fazla” denilen alanlara; başka şehirler yerine ailelerinin yanında kalmaya zorlanıyor. Böylece üniversite, bir özgürleşme imkânı olmaktan çıkıp, sistemin yeniden ürettiği sınıfsal ve cinsiyet temelli kısıtlamaların yeniden dayatıldığı bir alana dönüşüyor. Bilimsel bilgiye ulaşımın ve çok yönlü kampüs yaşamının görece mümkün olduğu köklü üniversitelerde, kırsaldan ya da emekçi sınıflardan gelen öğrencilere rastlama ihtimalimizin giderek azalması bu tabloyu açık biçimde ortaya koyuyor.
Barınma krizinin diğer ucunda ise şehir dışına çıkmayı başarmış ama KYK yurdu bulamayan ya da bulduğu yurtta insanca yaşam koşullarına erişemeyen öğrenciler bulunuyor. Saray rejiminin çarpık eğitim politikasıyla orantısız biçimde artırdığı üniversite sayısı, yeterli barınma altyapısıyla desteklenmediğinden yüzbinlerce öğrenci “yurtsuz” hale geliyor. İktidar, bu sorunu nitelikli yurt alanları tahsis ederek çözmek yerine; mevcut yurtlarda öğrenci başına düşen yaşam alanını daha da daraltarak, odalara fazladan yataklar ekleyerek “çözmeye” çalışıyor. Böylece niceliksel bir barınma sorunu, niteliksel bir yaşam hakkı krizine dönüşüyor.
Bugün nitelikli barınma hakkı, yalnızca bir çatıya sahip olma meselesi değil; öğrencinin bireysel gelişimini, sosyal etkileşimini ve psikolojik sağlığını kapsayan bütünlüklü bir yaşam alanına erişim meselesidir. Ancak KYK yurtlarında bu hak sistematik biçimde ihlal ediliyor. Üç kişilik odaların altı kişilik hale getirilmesi, tek tip ve yetersiz yemek düzenleri, öğrencinin mekânla kurduğu ilişkiyi zayıflatıyor. Bu uygulamalar birer “geçici çözüm” değil; Saray rejiminin eğitim ve barınma politikalarını kâr odaklı biçimde şekillendirmesinin bilinçli sonuçlarıdır. Öğrencinin yaşam hakkı ile şirketlerin ve tarikatların çıkarları arasında bilinçli bir tercih yapılmakta, devletin yüzü sistematik olarak öğrenciye değil sermayeye dönmektedir.
Gençlik ve Spor Bakanı’nın KYK yerleştirme oranını “%87’lik başarı” olarak duyurması ve geriye kalan %13’lük yurtsuz kesimi yok sayması, bu zihniyetin nasıl çalıştığını bir kez daha ortaya koymaktadır. Barınma sorunu, istatistiki verilerle örtülemeyecek kadar yakıcıdır. KYK yurdunda yaşanan ihmaller sonucu yaşamını yitiren Zeren Ertaş’ın ardından öğrencilere yöneltilen “Korkuyorsanız asansöre binmeyin” yanıtı, iktidarın öğrenciye biçtiği değerin ne olduğunu apaçık göstermektedir.
Yer bulamayan öğrenciler ise iki seçenek arasında sıkışmaktadır: Tarikat yurtları ya da güvenliksiz öğrenci evleri. Tarikat yurtlarında maruz kalınan baskılar ve denetimsizlik, Enes Kara’nın yaşamına mal olan sistemin bir parçasıdır. Öğrenci evlerinde kalan gençler ise çoğu zaman depreme dayanıksız, güneş görmeyen, yalıtımsız, sağlıksız koşullarda yaşamlarını sürdürmeye zorlanmaktadır. Bu koşulların her biri, öğrencinin yaşam hakkının sistematik biçimde gasp edildiğinin göstergesidir.
Ekonomik kriz, yalnızca üniversite tercihini ya da barınmayı değil; öğrencinin her öğününü, her lokmasını doğrudan etkiliyor. Saray rejiminin çok katmanlı yoksullaştırma politikaları, üniversiteli gençliğin nitelikli beslenme hakkını da sistemli biçimde gasp ediyor. İstanbul Üniversitesi yemekhanelerine yapılan zam bunun çarpıcı örneklerinden biri. 2024 Güz döneminde yemekhane ücreti önce 15 TL’den 25 TL’ye, ardından 35 TL’ye çıkarıldı. KYK bursunun günlük karşılığı hâlâ 100 TL iken, üniversite öğrencisinin üç öğün yemeğe dahi erişimi kalmıyor. Beslenme artık bir yaşam pratiği değil, bir maliyet kalemi.
Zamlar yalnızca birer “ekonomik güncelleme” değil; öğrencinin yaşam hakkına yönelmiş doğrudan bir müdahaledir. Barınma, ulaşım gibi temel haklara erişmek için çalışmak zorunda bırakılan öğrencinin yemekhaneye dahi erişememesi, iktidarın gençliğe çizdiği sınırın ne kadar dar ve boğucu olduğunu gösteriyor.
Ancak mesele yalnızca ekonomik değil. Yurt yemekhanelerinin ve üniversite kantinlerinin özelleştirilmesiyle birlikte kar odaklı işletmeler, öğrencinin sağlığı pahasına maliyet kısıyor. Mimar Sinan Üniversitesi’nde yüzlerce öğrencinin zehirlenmesi, Marmara Üniversitesi’nde yemeğin içinden çıkan vida, KYK yurtlarında peş peşe gelen zehirlenme haberleri, tesadüfi kazalar değil; sistematik ihmalin ve cezasızlığın doğrudan sonuçlarıdır. Saray rejiminin öğrenciyi bir “maliyet unsuru” olarak gören politikaları, gençliğin sağlık hakkını da geri dönüşü olmayan biçimde tehdit ediyor.
İki Ucu Yaşayan Öğrenci-Gençlik
Üniversitelerde Saray rejiminin küçük birer izdüşümü olarak konumlanan kayyum yönetimleri, kampüs yaşamını yalnızca siyasal olarak değil; sosyal, kültürel ve ekonomik düzeyde de baskı altına alıyor. Bu baskı rejimi, ekonomik krizin yakıcılığıyla birleştiğinde, kampüslerdeki sınıfsal farklılık daha da keskin hale geliyor.
Üniversiteye hazırlanırken özel ders, dershane ve test kitaplarına erişebilmiş; üniversite tercihi yaparken barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçları dert etmek zorunda kalmamış öğrencilerle, eğitim hakkını adım adım kazanan işçi ve emekçi çocukları aynı kampüste buluşuyor. Bu sınıfsal çelişki tarihsel olarak her dönem vardı; ancak bugünü geçmişten ayıran şey, eşitsizliğin bu kadar görünür ve derinleşmiş bir biçimde deneyimleniyor oluşudur.
Kampüste yan yana gelen bu iki uç, farklı gerçekliklerle hareket ediyor: Bir tarafta ailesiyle aynı şehirde yaşayan ve geçim derdini ilk elden hisseden öğrenciler; diğer tarafta ekonomik kaygılardan görece azade bir şekilde gündemini kulüp yasaklarına ya da festival iptallerine odaklayanlar. Ancak burada altını çizmek gerekir: Her iki gündem de meşrudur, her iki talep de temel haklar etrafında şekillenmektedir.
Tarih boyunca öğrenci gençliği yalnızca ekonomik temelli değil, aynı zamanda kültürel ve entelektüel taleplerle de örgütlenmiştir. Bugün, sınıfsal olarak farklı zeminlerden gelen üniversiteliler hem yaşam hakkı hem de düşünce ve ifade özgürlüğü temelinde yan yana gelebilir, mücadeleyi ortak bir hatta birleştirebilir. Asıl soru, bu ortak mücadele hattının nasıl inşa edileceğidir.
Sonuç Yerine
Bir yanda kampüste içeceği çayın hesabını yapmak zorunda kalan, işçi mahallesinden çıkıp gelen genç; diğer yanda bugüne dek görece konforlu bir yaşamla üniversiteye ulaşmış bir başka öğrenci… Farklı geçmişlerden gelen bu iki hayat, bugün aynı kampüste, aynı krizlerin içinde kesişiyor. Çünkü Saray rejimi, sınıfsal farklılıkları yeniden üretmekle kalmıyor; beslenme hakkından barınmaya, kültürel etkinliklerden akademik özgürlüğe kadar öğrencinin tüm yaşam alanlarını bir kuşatma altına alıyor. Gençliğin nefes alabileceği her alan, iktidarın rant ve denetim politikalarıyla adım adım daraltılıyor. Bugün bizi birleştiren tam da bu: Hepimizi hedef alan sistematik saldırılar.
İktidarın yarattığı çok katmanlı kriz, gençliğin her adımına bir eşitsizlik, her tercihine bir mecburiyet dayatıyor. Daha üniversiteye gelmeden başlayan fırsat eşitsizliği, kampüste kültürel parçalanma ve bireysel yalnızlıkla derinleşiyor. Sınıfsal ayrımlar yalnızca ekonomik değil; sosyal, siyasal ve psikolojik bir yalnızlaştırma biçimi olarak işliyor. Bu yalnızlık kırılmadığı sürece, hiçbirimiz gerçekten özgür değiliz. O yüzden yapılması gereken bellidir: Haklarımızı savunmak kadar, o hakları birlikte kazanacak örgütlü bir dayanışma hattını kurmaktır.
Bugün, yemekhaneleri ihaleye açanlarla, festivalleri yasaklayanlar; barınmayı metalaştıranlarla, kulüpleri kapatanlar aynı otoriter aklın parçalarıdır. Bu akıl, kampüsü bir yaşam alanı değil, bir denetim alanı olarak görmekte; öğrenciyi ise bir özne değil, yönetilmesi gereken bir nesne olarak tanımlamaktadır. Bu aklın hedefi yalnızca gençliği yoksullaştırmak değil; onu atomize etmek, mücadeleden koparmak ve kariyerizmin sınırlarına hapsetmektir.
Ancak biz, bu düzenin yarattığı kriz içinde yalnızca savrulmakla yetinmeyeceğiz. 2018’den bu yana kampüslerde yükselen “Geçinemiyoruz” çığlığı, yalnızca ekonomik bir itiraz değil; aynı zamanda kolektif bir yaşamın, özerk-demokratik bir üniversitenin inşasına dair iradenin de adıdır. Bugün bu çığlık, yalnızca kulak verilmesi gereken bir haykırış değil; örgütlenerek çoğaltılması gereken bir mücadele çağrısıdır.
Önümüzdeki görev açık: Kampüs siyasetini dayanışma ile mayalamak, sıra arkadaşımıza omuz vererek yürümenin mümkün olduğunu göstermek. Çünkü yalnızca aynı sınıfta değil; aynı yolda olduğumuzu hatırlarsak, bu çok katmanlı kuşatmayı dağıtabiliriz. Her barikatta, her forumda, her yemekhane sırasının ucunda çoğalan bu ortak hafıza, geleceğin üniversitesini kuracak iradenin kendisidir.