Home / Öğrenci Faaliyeti Yazıları / YKS’nin Ardından: Neyi Tercih Ediyoruz

YKS’nin Ardından: Neyi Tercih Ediyoruz

Giriş

YKS sınav sonuçlarının 21 Temmuz’da açıklanmasıyla birlikte üniversite tercih dönemi başlamış oldu. Yaklaşık 10 gün süren bu tercih döneminde üniversiteler kendi reklamlarını yaptı ve 18 Ağustos’ta yerleştirme sonuçları açıklandı. Üniversitelerle ile ilgili reklamların, tanıtımların ardından akıllara tek bir soru geliyor: Bize anlatılan masalların ne kadarı doğru?

    Ortaokul ve lise yılları boyunca üniversite, öğrencinin kariyer basamaklarını birer birer tırmandığı ve kendini bulduğu yer olarak anlatılıyor. Ancak gerçek bu anlatıdan çok farklı. Gerek devletin kayyumlar ve YÖK aracılığıyla üniversitelere doğrudan müdahil olmasıyla gerek sermayenin çıkarları uğruna bir AR-GE sahası yaratılmasıyla üniversitenin bilim üretilen, sosyal etkinliklerin olduğu bir yerden belli saatlerde derse girip çıkılan bir yere dönüştüğünü görüyoruz. Mevcut sosyal etkinlikler ise ‘network’ edinmek için yapılan, dolayısıyla etkinliği arkadaşlarınla sosyalleşebileceğin bir araç olmaktan çıkararak doğrudan sermayeye ve kariyerizme yarar sağlayan bir işleve dönüştürüyor. Üniversitelerde düzenlenen festivaller ve etkinlikler iktidarın ajandasına göre düzenlenirken üniversite öğrencilerine söz hakkı verilmiyor, buna karşı çıkan öğrencileri de soruşturmalarla susturmaya çalışıylıor. Üniversitelerdeki bu baskı ve korku ikliminin sadece öğrencilerle sınırlı kalmadığını, akademisyenleri ve kampüsteki emekçileri de tehdit ettiğine tanık oluyoruz. 

    Üniversitenin yaşadığı değişimi pek çok farklı parametreyle ele alabiliriz. Üniversiteyi oluşturan toplumsal kesimlerin sınıfsal yapısı, üniversitenin devlet ve sermaye ile kurduğu ilişki, üniversitenin akademik dönüşümü bu parametrelerden bazılarıdır. Bu yazı, YKS’nin ardından üniversiteyi “kazanmanın” ne demek olduğu ve “doğru tercih” üzerine tartışmayı öneriyor.

    Üniversitelerde Eğitimin Dönüşümü

      Üniversitelerin son yıllarda geçirdiği dönüşüm, sadece üniversitelerin sayısının artması ya da yeni bölümlerin açılmasıyla açıklanamaz. Üniversitenin ne işe yaradığı ve üniversite öğrencisinin nasıl tanımlandığı da değişiyor. Üniversite, giderek bilgiye erişimin ve bilimsel üretimin kamusal bir alanı olmaktan çıkarılıp piyasanın ihtiyaçlarına göre düzenlenen bir kuruma dönüştürülüyor. Bölümler, dersler, akademik kadrolar ve hatta öğrencinin üniversitede geçirdiği süre bu dönüşümden payını alıyor.

      Bu dönüşümün temelinde ise üniversitenin sermayenin ihtiyaçlarından ve devlet otoritesinden görece özerk bir kurum olmaktan giderek uzaklaşması yatıyor. Kapitalizmin değişen ihtiyaçları, yalnızca üretim alanını değil, emek gücünün nasıl yetiştirileceğini de belirliyor. Üretimin teknolojik yapısındaki değişimle beraber sermayenin ihtiyaç duyduğu emek gücünün niteliği de değişiyor, üniversiteler bu doğrultuda hem daha nitelikli hem de daha ucuza çalıştırılabilecek emek gücü yetiştirecek şekilde yeniden düzenleniyor. Bilginin üretimi ve kullanımı da bu dönüşümden bağımsız kalmıyor. Bilgi giderek üretimin ve sermaye birikiminin parçası haline geliyor. Üniversiteler bu ihtiyaçlara uygun nitelikte ve mümkün olduğunca düşük maliyetle emek gücü yetiştiren kurumlar olarak yeniden düzenleniyor. Bilginin kendisi bir kamu yararı olmaktan çıkarılıp ekonomik bir değere dönüştürülürken, öğrencinin üniversitede geçirdiği süre de piyasaya hazırlanma sürecine indirgeniyor. Böylece üniversitenin piyasalaşması sadece eğitim ücretlerinin artması ya da özel sektörle yapılan iş birlikleriyle sınırlı kalmıyor, hangi bölümlerin açılacağından hangi derslerin verileceğine, akademik emeğin nasıl örgütlendiğinden öğrencilerin nasıl konumlandırıldığına kadar üniversitenin bütün yapısını dönüştürüyor.

      Eskiden üniversite eğitimi için kullanılan “eğitim hakkı” kavramı, yerini “eğitim hizmeti” kavramına bırakıyor. Öğrenci bir hak sahibi olmaktan çok hizmet satın alan bir müşteri olarak görülüyor. Üniversiteler de öğrencilerine ne kadar iyi bir eğitim sunduklarından önce kaç öğrenci çekebildikleri ve kendilerini ne kadar iyi pazarlayabildikleri üzerinden değerlendiriliyor. Tanıtımlarda kariyer merkezlerinin, kampüs olanaklarının ve “mezun başarılarının” öne çıkarılması da bunun bir parçası. Fakat üniversitenin gerçekliği reklamlarda gösterilen kampüslerden ibaret değil. Eğitimin niteliğini belirleyen temel unsurlardan biri de o eğitimi veren insanların hangi koşullarda çalıştığıdır.

      Bu dönüşüm vakıf üniversitelerinde daha görünür hale geliyor. Öğrencilerden alınan yüksek eğitim ücretleri üzerinden yürütülen rekabette üniversiteler kendilerini daha prestijli, daha donanımlı ve mezunlarını daha kolay iş sahibi yapan kurumlar olarak pazarlıyor. Eğitimin kendisi de böylece satın alınan bir “üniversite deneyimine” dönüşüyor ancak öğrenciden alınan ücretin yüksekliği, bu ücretin eğitimin niteliğine ya da eğitimi üretenlerin çalışma koşullarına yansıdığı anlamına gelmiyor. Aksine öğrenciden alınan ücret artırılırken eğitim için gerekli materyallerin maliyeti öğrenciye bırakılabiliyor, akademik emeğin maliyeti ise düşürülmeye çalışılıyor.

      Vakıf üniversitelerinde akademisyenlerin belirli süreli sözleşmelerle çalıştırılması, sözleşmelerinin yenilenmesinin yönetimlerin kararına bırakılması ve açık ölçütler ortaya konmadan işten çıkarılmaları bunun en açık örneklerinden. Yıllarca aynı üniversitede çalışan bir akademisyenin verdiği dersler ve yaptığı çalışmalar yok sayılarak bir anda işsiz bırakılabilmesi, akademik emeğin üniversite yönetimleri karşısındaki konumunu gösteriyor. Mesele yalnızca iş güvencesi de değil. İşten çıkarılma tehdidi, akademisyenin yönetimin kararlarına karşı söz söyleme ve itiraz etme olanaklarını daraltıyor; işe alma, sözleşme yenileme ve işten çıkarma süreçlerinin denetlenebilir ölçütlere dayanmaması akademik hayatı keyfi kararlara açık hale getiriyor. Akademik özgürlük, yalnızca istediğini araştırabilmekten değil, bunu yaparken işini kaybetme korkusuyla yaşamamaktan da geçiyor.

      Bu yüzden vakıf üniversitelerinde yaşanan akademisyen işten çıkarmalarını yalnızca öğrencilerin derslerinin aksaması üzerinden değerlendiremeyiz. Burada akademik emeğin varoluşuna dair bir problem söz konusu. Öğrenciden alınan ücret yükselirken akademisyenin güvencesinin ortadan kaldırılabilmesi bir çelişki değil, eğitimin bir hak olmaktan çıkarılıp maliyet hesabıyla yönetilmesinin iki farklı sonucudur. Ezcümle, üniversitelerin neoliberal politikalarla ve yükselen faşizmle beraber yeniden düzenlemesi, öğrenciden akademisyene, emekçilere tüm bileşenlerin veya kampüsü paylaşan varlıkların yaşamını etkiliyor. Bunun en yoğun hissedildiği üniversiteler ise vakıf üniversiteleri ile hem kültürel hem ekonomik olarak yandaş sermayesiyle beslenen devlet üniversiteleri oluyor.

      Eğitimin Sınıfsallığı

        Üniversitede sınıfsallık yalnızca kimin hangi üniversiteye girebildiğiyle sınırlı değil. Aynı üniversitede, hatta aynı sınıfta okuyan öğrenciler de eğitime eşit koşullarda erişemiyor. Çünkü dersin kendisi kadar, o dersi takip edebilmek için gereken imkânlara sahip olmak da öğrencinin ekonomik durumuna bağlı. Kitapların satın alınması, akademik makalelere erişim, bilgisayar programlarının kullanılması, ekipman edinilmesi ya da bölümün gerektirdiği üretimlerin yapılması öğrencinin üzerine bırakıldığında eğitim masrafı, öğrenim ücretinin çok ötesine geçiyor. Özellikle uygulamalı bölümlerde bir öğrencinin kamerası, bilgisayarı veya gerekli programları kullanma imkânı varken başka bir öğrencinin bunlara erişebilmek için çalışması, borçlanması ya da eksik imkânlarla üretim yapması gerekebiliyor.

        Bu yüzden aynı dersi alan iki öğrencinin karşısına aynı ödevin çıkması, o öğrencilerin o ödevi yaparken eşit koşullara sahip olduğu anlamına gelmiyor. Üniversite eğitim için gerekli araçları sağlamadığında sınıfsal farklar doğrudan dersliğin içine taşınıyor. Parası olan öğrenci daha fazla kaynağa, daha iyi ekipmana ve daha fazla zamana erişirken, olmayan öğrenci aynı eğitimi sürdürebilmek için kendi emeğini daha fazla harcamak zorunda kalıyor.

        Üstelik bu eşitsizlik üniversiteye girdikten sonra başlamıyor. Üniversite sınavında herkesin karşısına aynı sorular çıkıyor olabilir; fakat herkes o sorulara aynı koşullardan hazırlanmıyor. Özel ders, kurs, kaynak kitap, deneme sınavları ve sınava hazırlanmak için ayrılabilen zaman öğrenciler arasında eşit dağılmıyor. Bir öğrencinin bütün günü ders çalışmaya ayrılabilirken başka bir öğrencinin okuldan sonra çalışması veya ekonomik koşulları nedeniyle eğitim dışında sorumluluklar üstlenmesi gerekebiliyor. Bu yüzden sınavdaki başarıyı yalnızca bireysel yetenek ve çalışmayla açıklamak mümkün değil; başarı, yıllar boyunca biriktirilen eğitim olanaklarının da sonucu.

        “İyi lise” ile “iyi üniversite” arasındaki ilişki de burada ortaya çıkıyor. Daha iyi eğitim olanaklarına sahip liselerde okuyan öğrencilerin daha avantajlı koşullarda sınava hazırlanması, daha yüksek sıralamalar elde etmesi ve sonrasında daha iyi üniversitelere yerleşmesi çoğu zaman bireysel başarı hikâyesi olarak anlatılıyor. Oysa burada bir başarı zinciri var: iyi eğitim olanaklarına erişim, daha iyi lise, daha yüksek sınav başarısı ve daha iyi üniversite. Böylece sınıfsal eşitsizlik eğitim hayatı boyunca yeniden üretiliyor. Bu yüzden üniversite tercihini yalnızca “hangi bölümün geleceği var?” ya da “hangi üniversite daha iyi?” sorularına indirgemek mümkün değil. Tercih yaparken önümüze konan seçeneklerin kendisi bile eşitsiz koşullarda oluşuyor. Üniversiteye ulaşmak da üniversitede okumak da sınıfsal bir süreçten geçiyor.

        Sermaye – Eğitim İlişkisi

        Bugün ilkokullardan başlamak üzere bütün müfredat, eğitim-sermaye işbirliği doğrultusunda şekillendiriliyor. Dijital okuryazarlık, verimlilik, AR-GE çalışmaları altında müfredat yeniden yaratılıyor. Kapitalizmin ve sermaye düzeninin kendi devamlılığını sağlayabilmesi için öğrenciler, öğrenci-işçi olarak konumlandırılıp, üniversite yaşamları içindeki faaliyetleri buna göre düzenleniyor.

        Eğitim-sermaye işbirliğini ise yalnızca üniversitede görmüyoruz. İlkokul ve ortaokulda ne kadar TEKNOFEST gezileri ve konferanslar olsa da müfredat düzleminde kalan bu işbirliği, özellikle meslek liselerinde kanlı canlı olarak karşımıza çıkıyor. Açılan MESEM’lerle öğrenciler çocuk yaşta çalışmaya başlıyor, güvencesiz koşullarda çalıştıkları sanayilere, atölyelere, şantiyelere mahkum ediliyorlar. “Okurken çalışmak istemiyoruz.” yerine “Çalışırken ölmek istemiyoruz.” demeye geçiş de tam burada gerçekleşiyor: 2026’nın ilk 7 ayında 34’ten fazla çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti, 2023’ten bu yana ise ölen çocuk işçilerden en az 20’si MESEM’lerde çalışıyordu.

        Üniversitelere tekrar geri döndüğümüzde ise birçok üniversitede sanayi-üniversite işbirliğini arttırmak için programlar ve çalışmalar yapıldığını görüyoruz. Teknik üniversitelerle sınırlı kalmasa da özellikle İTÜ, Yıldız Teknik, ODTÜ gibi teknik üniversitelerde sermaye-eğitim işbirliği kendini açıkça gösteriyor. Derslerin çoğunluğu da bu işbirliği altında belirleniyor. Aldığımız eğitim bilgi üretme vasfını kaybederken doğrudan bilginin metalaştırılmasına yol açıyor. Açılan Üniversite Danışma Kurulları ile öğrencilere verilen ödevler kamu ve özel sektörün ihtiyaçlarına göre ilerlerken proje çıktıları da şirketler tarafından çeşitli burslarla, stajlarla lisansı satın alınan çalışmalara dönüyor. Bu kurullarda sadece idare ve akademisyenler değil, iş insanları ve sanayi sahipleri de yer alıyor. Sermayeye hizmet edemeyen bölümler kapanma tehdidiyle cebelleşirken eğitimin neye hizmet ettiği de tekrar gözler önüne seriliyor.

        Savunma sanayisiyle yapılan işbirliğine de ayrı bir paragraf açmak gerek. Yeni neslin sanayi-üniversite işbirliği kapsamında ASELSAN ülkenin köklü üniversitelerine laboratuvarlarını kurdu. Buna ek olarak savunma sanayii ve ASELSAN’da yapılacak stajlar üniversitelerle işbirliği içinde sağlanırken, savunma sanayisini geliştirmek amacıyla birçok program açılıyor. İHA-SİHA üretme aşamalarına öğrenciler doğrudan katılabilirken, ‘ülkenin savunma sanayisini kalkındırmak’ altında öğrenciler bu alana yönlendiriliyor.

        Savaşa ve savaş sanayisine ayrılan bütçe her geçen gün artıyor, bununla birlikte her geçen gün yeni projeler hayata geçiriliyor. Mezun olduktan sonra savunma sanayisini tercih edenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Dünyanın dört bir yanında savaşlar devam ederken, halklar hayatını kaybederken öğrencilerin bu düzende nasıl konumlandırıldığı da bize başka bir soru işareti olarak geri dönüyor. Savaşa stajyer olmayacağım demek bu noktada çok büyük bir önem kazanıyor çünkü üretilen her bir hava aracı bugün Filistin’de, İran’da direnen halklara ölüm ve yıkım olarak geri dönüyor.

        Sonuç

        Her tercih döneminde öğrencilere aynı şey söyleniyor: Doğru bölümü seç, kendini geliştir, piyasayı takip et, mezun olduğunda iş bul. Üniversite mezunlarının işsizliği, düşük ücretleri ve güvencesizliği böylece öğrencinin yaptığı tercihlere bağlanıyor. Sanki bu düzen içerisinde herkes için eşit seçenekler varmış ve mesele yalnızca o seçeneklerden doğru olanı bulmakmış gibi.

        Oysa üniversitelerin ve mesleklerin geleceğini öğrencilerin tercihleri değil, toplumsal üretimin ihtiyaçları ve sermayenin yönelimleri belirliyor. Hangi alanlara yatırım yapılacağı, hangi sektörlerin büyütüleceği, hangi emeğin ucuzlatılacağı ve hangi mesleklerin gereksiz sayılacağı yukarıdan belirleniyor. Bir bölüm bugün ”geleceğin mesleği” olarak pazarlanırken, birkaç yıl sonra o alanda binlerce mezunun işsiz kalması öğrencilerin yanlış tercih yaptığını değil, eğitim ile sermayenin ihtiyaçları arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu gösteriyor. ”Doğru bölümü seç” çağrısı tam da bu nedenle gerçek sorunu gizliyor. Öğrenciyi kendi geleceğinin tek sorumlusu ilan ederken, üniversitelerin piyasalaşmasını, akademik emeğin güvencesizleşmesini ve mezunların işgücü piyasasında karşı karşıya kaldığı sömürüyü görünmez kılıyor. Başarısız olan öğrenci yanlış tercih yapmış oluyor, işsiz kalan mezun kendisini yeterince geliştirememiş sayılıyor, düşük ücretle çalışan ise daha iyi bir iş bulamadığı için suçlanıyor. Oluşturulmak istenen bu rekabet düzeninde sıra arkadaşlarımızla kurduğumuz ilişkiye de el atılıyor. Üniversite başından beri kendini geliştirmesi ve diğerlerinin arasında parlaması gerektiği aşılanan öğrenci, sıra arkadaşlarını rakip olarak görüyor. Öğrenci dayanışmasının içi boşaltılıyor, arkadaşlıklar ‘network’ kurmakla sınırlı kalıyor. Öfke yanlış yere kanalize edilerek birbirinden münferit olmayan bu durumlar tektip gibi lanse ediliyor. Böylece sermayenin yarattığı sorunların sorumluluğu öğrencinin ve emekçinin üzerine yıkılıyor.

        Oysa bizim geleceğimizi belirleyen şey yalnızca hangi diplomayı aldığımız değil, o diplomayla gireceğimiz çalışma düzenidir. Üniversitede hangi koşullarda eğitim aldığımız, hocalarımızın hangi koşullarda çalıştığı, mezun olduğumuzda hangi koşullarla karşılaşacağımız aynı bütünün parçalarıdır. Eğitim alanında yaşadığımız sorunlarla çalışma hayatında yaşadığımız sorunlar birbirinden kopuk değildir; ikisinin de merkezinde emeğin sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenmesi bulunur.

        Bu yüzden kurtuluşu tercih listelerinde aramak, bizi aynı sorunlarla yeniden karşı karşıya bırakır. Bölümümüzü değiştirmek, başka bir üniversiteye gitmek ya da kendimize daha güçlü bir CV hazırlamak, tek başına ne akademisyenin güvencesizliğini ne eğitim masraflarını ne de mezun olduğumuzda bizi bekleyen sömürüyü ortadan kaldırır.

        Üstelik bugün üniversitelerde yaşananların ortak bir niteliği var. Akademisyen işten çıkarılıyor, öğrenci eğitim için daha fazla para ödüyor, ders materyaline erişim ekonomik güce bağlanıyor, üniversite mezunları güvencesiz işlere itiliyor. Bunların her biri farklı bir kişinin kişisel problemi gibi gösterilebilir. Fakat hepsinin kaynağı aynı toplumsal ilişkilerde bulunuyor.

        O halde mesele hangi bölümün ”kazandıracağı” değil, nasıl bir eğitim ve nasıl bir çalışma hayatı istediğimizdir. Bize sunulan seçeneklerden en avantajlı olanı seçmekle yetinmek değil, bu seçenekleri belirleyen koşullara karşı ortak mücadele etmek gerekiyor. Çünkü geleceğimiz, tercih döneminde önümüze konulan birkaç seçenekten ibaret değil. Üniversiteyi de çalışma hayatını da bizim emeğimiz var ediyor. Bu nedenle eğitimde, üniversitelerde ve çalışma hayatında yaşadığımız sorunların karşısına bireysel çözümlerle değil, ortak bir güçle çıkabiliriz. Kurtuluş, doğru bölümü bulmakta değil; bizi aynı koşullara mahkum eden düzene karşı birlikte mücadele etmekten geçiyor.

        Etiketlendi:

        Cevap bırakın

        E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir